Zihinsel İntihar: Vitrindeki Mankenler ve Görünmeyen Senaristler

Toplumun göz önündeki vitrinlerinde, popüler kültürün ışıltılı sahnelerinde şahit olduğumuz manzara, basit bir kriminal vaka olarak okunamaz. Karşı karşıya olduğumuz tablo, kimyasal bir zehirlenmeden ziyade; bence ontolojik bir kriz, derin bir "Zihinsel İflas" halidir.

Bugün uyuşturucu ve benzeri maddelerin kullanımı, iddia edildiği gibi derin varoluşsal sancıların bir sonucu değil; ne yazık ki "Mimetik Arzu" (taklit yoluyla arzulama) dediğimiz ilkel bir dürtünün ürünüdür. Birey, kendi benliğini inşa etme yetisini ve muhakemesini kaybettiği noktada, gözde olanı kopyalamaya başlar. Bir nevi bilinç yitimi yaşayan kitleler için bu maddeler, bir kaçıştan çok, hastalıklı bir statü aksesuarına dönüşmüştür. Dolayısıyla gördüğümüz şey, acı çeken ruhların dramı değil; düşünme yetisini havalı görünmek uğruna terk etmiş zihinlerin trajedisidir.

Bu dejenerasyon karşısında toplumun büründüğü derin sessizlik, bir kabulleniş değil; kolektif bir "Öğrenilmiş Çaresizlik'' sendromudur. Bireyler, çevrelerinde hızla yayılan ve normalleşen bu çürümeyi gördükçe, ahlaki reflekslerini yitirmekte ve eylemsizlik haline sürüklenmektedir. Halk arasında ipin ucu kaçtı karamsarlığıyla tanımlanan bu durum, aslında toplumun kendi oto-kontrol mekanizmasını devre dışı bırakmasıdır.

Ancak burada düşülen en büyük yanılgı, bu ahlaki erozyonu devlet otoritesinin bir zafiyeti olarak okumaktır. Şunun altını kalın çizgilerle çizmek gerekir: Devlet, kadim geleneği ve "Müesses Nizamı" ile yerindedir; "Baba" vasfını ve kudretini asla yitirmez.

Devlet yasayı koyar, sınırı çizer. Ancak devlet, iradesini bir haz nesnesine teslim etmiş her bireyin başına bir gardiyan dikemez. Sorun, devletin yokluğu değil; bireyin irade yönetimindeki iflasıdır. Devlet yapısında güvenlik esastır, ancak birey kendi rızasıyla uçuruma atlıyorsa, burada sorgulanması gereken devletin gücü değil; toplumun yitirdiği ahlaki sorumluluk bilincidir.

Meseleye analitik bir gözle yaklaştığımızda, karşımıza cevaplanması zor bir "Asimetrik Görünürlük" sorunu çıkmaktadır. Kamuoyu, ekranlarda ifşa edilen kullanıcı profilleriyle meşgul edilirken; bu devasa mekanizmanın Tedarik Zinciri karanlıkta kalmaya devam etmektedir. Sadece son halkadaki tüketiciye (vitrindeki ünlülere) odaklanmak, bataklığın merkezindeki baronları ve sınır aşan o karmaşık lojistik ağını görünmez kılmaktadır. Ciddi bir akıl tutulması şudur: Piyonlar sahne önüne atılırken, oyun kurucular neden hala denklemin dışındadır?

Daha da önemlisi, bu operasyonların zamanlaması ve sunum biçimidir. Siyaset bilimi ve kitle psikolojisi açısından bakıldığında, bir fenomen aniden ve yoğun bir "şok doktrini" ile gündeme sokuluyorsa, arka planda bir algı yönetimi veya zemin hazırlığı ihtimali göz ardı edilemez. Bu ifşalar, sadece bir temizlik hamlesi midir, yoksa toplumun bilinçaltını, gelecekte atılacak daha radikal adımlara, daha keskin değişimlere veya henüz adını koyamadığımız başka bir "sistematik hazırlığa" ikna etme süreci midir?

Görünen o ki; izlediğimiz süreç, basit bir polisiye vakadan öte; kodları henüz tam çözülememiş bir toplum mühendisliği hamlesinin ayak seslerini barındırmaktadır.

Nihayetinde, bugün manşetleri süsleyen bu vitrin temizliği süreci elbet bir doyuma ulaşacaktır. Ancak sahne ışıkları söndüğünde ve toz duman dağıldığında, geriye yine o değişmez hakikat kalacaktır: Sorun, kimyasal değil, zihinseldir.

Eğer toplum olarak, bireylerin kendi benliklerini başkası olma arzusuyla yok ettiği bu "Entelektüel Sefalet" halinden çıkamazsak; devletin yapacağı her operasyon, bataklığın üzerindeki sinekleri kovalamaktan öteye geçemez. Sinekler değişir, vitrindeki yüzler yenilenir ama o bataklığı besleyen damarlar ve o karanlık senaryoyu yazan eller görünmez kalmaya devam eder.

Bize düşen, önümüze konulan bu polisiye tiyatroyu izleyip alkışlamak veya kınamak değil; perdenin arkasındaki asıl kurguyu, yani "neden şimdi?" ve "kimin için?" sorularını sormaktır. Çünkü iradesini ve sorgulama yeteneğini kaybetmiş bir toplum, başkalarının yazdığı senaryoda sadece birer figüran olmaya mahkumdur.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Uluslararası İlişkiler Disiplini

Oy Verme Davranışının Psikolojisi

Milliyetçilik ve Etnik Çatışma